10 Kasım 2017 Cuma

ATATÜRK'TEN BİR HATIRA: FALİH RIFKI ANLATIYOR


Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, onunla ilgili hatıralara yer verelim istedik bu defa. Tarihten bir yaprak düştü önümüze. Sizinle paylaşalım mı…

Hayat Tarih Mecmuası, Kasım 1970 sayısında bir ropörtaj yer alıyor, başlığı:


“Falih Rıfkı Anlatıyor: Atatürk Büyük Devrimciydi”


Ropörtajı yapan kişi Öz DOKUMAN, fotoğraflar ise Sedat Dizici’ye ait.


Derginin 36 ve 40 ncı sayfalarında yer alan söyleşi, şöyle başlıyor: 

Atatürk’ün en yakın devrim arkadaşlarından olan Falih Rıfkı Atay, Türk basınının en eski ve en güçlü yazarlarından biridir. Kalemiyle, fikriyle Milli mücadeleye yardım etmiş, gazetesinde Yeni Türkiye’nin kuruluşu için savaşmıştır. 

Sonra devam ediyor:

Atatürk’ün sofrasında bulunanlardan kaç kişi kaldı ki? O ve Yakup Kadri; bir zamanlar biri Akşam’da diğeri İkdam’da düşman işgali altındaki İstanbul’a, Anadolu’dan haberler vermiyorlar mı? İstanbul halkına Anadolu’dan ümitli seslenişler getirmiyorlar mı?


Falih Rıfkı’nın hemen bütün eserlerini okumuştum ama kendisiyle oturup karşılıklı konuşmak, ondan Atatürk’ü dinlemek fırsatını bulamamıştım.


İşte karşımda şimdi.


ATATÜRK’LE İLK KARŞILAŞMA

Ve Öz DOKUMAN ilk sorusunu soruyor: 

-Atatürk’ün en yakın devrim arkadaşlarındansınız, diyorum. Onunla nasıl tanıştınız? Anlatır mısınız bunu?

Falih Rıfkı anlatmaya başlıyor: 

-Atatürk’ü ilk defa Balkan Harbi’nden hemen sonra Dimetoka’da tanıdım. Küçük rütbeli bir subay olmakla beraber, fikren kumandanlarının üstündeydi. Bun şaşmıştım. Anafartalar zaferinden sonra daha yakından ilgilendim. Fakat İzmir’e girişine kadar kendisiyle yakın temasım olmadı. Kuvây-ı Milliye devrinde Akşam’da günün fıkrası adı altındaki sütunumda onun için savaşıyordum. Bu yüzden Kürt Mustafa’nın hapsine girdim.

Sonradan öğrendiğime göre, Mustafa Kemal Paşa benim yazılarımı takip edermiş. İzmir’e girişinin üçüncü yahut dördüncü günü ben de vapurla İzmir’e gitmiştim. Beni pek samimi olarak karşıladı ve “bundan sonra sizinle beraber çalışacağız” dedi.


DOKUMAN: -İlk karşılaştığınız zamanki hâlini hatırlar mısınız? Yani üzerinizdeki intibaını?


FALİH RIFKI: -Sarışın, temiz giyimli, keskin bakışlıydı. Bütün dikkatleri üstüne çeken bir kumandandı. Onun ilk görüşmemizde hatırımda kalan en kuvvetli sözü “Düşmanın birini denize döktük, ikincisi ile geride savaşmak devrine başlıyoruz” demesi olmuştu.


ÇOK GERİDE KALMIŞ BİR HATIRA


Ropörtajda genel olarak Atatürk'ün verdiği mücadele ve devrimci tarafını anlatsa da,  söyleşinin  sonuna doğru Türk Ordusu'nun İzmir'e girişinden sonra Atatürk'le yaptığı ilk ropörtaj ve belki de ilk anısından da söz ediyor Falih Rıfkı.  

Falih Rıfkı’nın Atatürk ile İzmir’de bir röportajı vardır, diye yazarak giriş yapıyor DOKUMAN ve bunu anlattırmak istiyor: 

- Çok geride kaldı o günler, dedim. Ama büyük bir gazetecilik olayı. Sizden, sizin ağzınızdan bir daha dinlemek, mümkün mü bunu?

FALİH RIFKI: -Atatürk İzmir’de Lâtife Hanım’ın evinde kalıyordu. Tarihi tam hatırlayamayacağım ama, İzmir’e Yakup Kadri ile birlikte gitmiştik. Kramer Oteli’ne elbiselerimizi bıraktık. Yalnız şunu söyleyeyim: İzmir yanıyordu, alevle içindeydi. 


Tam o sırada Fransızlar’ın İstanbul fevkalade komiseri General Pellé, geldi. Atatürk onu merdivende karşıladı, biz de yanındaydık. General Pellé ile görüştü.  Atatürk’ü karşısında görünce General Pellé’nin ayaklarına hafif bir titreme geldi. 


Sonra içeride baş başa konuştular.  General Pellé çekip gitti. Derken biz Atatürk ile konuştuk, o da şunları anlattı:


General Pellé, Türk ordularının İstanbul’a yürümemesi için ricaya gelmiş. O da “Zafer ordularını nasıl durdurabilirim. Ama hemen mütareke yaparsak bu mümkün olur” demiş.




Atatürk bunları anlattıktan sonra bize döndü:

-Hangi zafer orduları birader, dedi. İzmir’e geldik diye dağılan dağılana. Nerede olduklarını bile bilmiyorum. Şimdi General Pellé acele mütareke hazırlıklarını tamamlamak için gidiyor, diyor gülüyordu. 



Ropörtajın sona erdiğini şöyle tasvir ediyor DOKUMAN: 

Bakıyorum, Falih Rıfkı azıcık yorulmuş: eski hatıraları bir daha yaşadığı için olacak bu. Mırıldanır gibi teşekkür ederek usulca yanından ayrılıyorum, o ise gözlerini Atatürk’ün Kocatepe’ye çıkarken çekilmiş resmine dikmiş, bakıyor.

Ropörtajın tamamını o günkü dergi sayfalarından okumak isterseniz:





 

 

 

 


https://photos.app.goo.gl/7sUOjoqfE2C8jci52

9 Kasım 2017 Perşembe

ATATÜRK'ÜN EMANETİ


"Türk Milleti Çalışkandır!" diye inançla haykırıyordu cumhuriyetin onuncu yılında.

Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadeleyi en ince detaylarına kadar günlerce anlatırken, Milletine duyduğu sevgi ve saygıyı her cümlesinde vurgulamıştı.

Nutuk; hem bir hesaplaşma, hem de bir mirastır. Büyük mücadeleyi omuz omuza verdiği Milletine duyduğu sorumluluğun bir tezahürü olarak, o zamana kadar yapılmış ve yaşanmışların açıklandığı ve hesabının verildiği belgedir. Aynı zamanda da gelecek nesillere, bu vatan için ne büyük bir savaş verildiğini, ne büyük özverilerde bulunulduğunu gösteren tarihsel bir metindir. Bir anlamda, Nutuk, Atatürk'ün Türk Gençliği'ne miras kaydıdır.

Nitekim;  o büyük konuşmasını tamamlarken, kanlı bir savaşın yıkım ve kayıplarıyla elde edilen zaferi ve kurulan cumhuriyeti gençlere emanet ediyordu.

Atatürk'ün aramızdan ayrılış yıldönümü yaklaşırken tüm zamanların gençlerinin hafızasını tazelemek bakımından Atatürk'ün Gençliğe Hitabesini aşağıda bir kez daha sunuyoruz. Ve her gün O'nu saygı ve sevgiyle anıyoruz .


"Saygıdeğer Efendiler,
Sizi günlerce meşgul eden uzun ve ayrıntılı konuşmam, ne de olsa, geçmişte kalmış bir dönemin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki çocuklarımız için dikkati ve uyanıklığı sağlayabilecek bazı noktaları gösterebilmişsem, kendimi mutlu sayacağım.

Efendiler,
bu konuşmamla, milli hayatı bitmiş sayılan büyük bir milletin, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve fennin en son esaslarına dayanan, milli ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen milli belâların ortaya çıkardığı uyanıştır ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcûdiyetinin ve istikbâlinin yegâne temeli budur. Bu temel, sen en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitin düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyet'ine kasd edecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zabt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harab ve bîtâb düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbâlinin evlâdı!
İşte bu ahvâl ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

6 Kasım 2017 Pazartesi

AĞAÇ - ORHAN VELİ KANIK




Ağaca bir taş attım
Düşmedi taşım
Düşmedi taşım
Taşımı ağaç yedi
  
Taşımı isterim
Taşımı isterim

          





L’ARBRE

                                                    Orhan Veli KANIK


J’ai jeté une pierre à l’arbre
N’est pas tombée ma pierre
N’est pas tombée ma pierre
L’arbre a mangé ma pierre

Je veux ma pierre
Je veux ma pierre




ALBERO

                                             Orhan Veli KANIK

Ho gettato una pietra all’albero
Non è caduta la mia pietra
Non è caduta la mia pietra

Voglio la mia pietra
Voglio la mia pietra





31 Ekim 2017 Salı

TOMMASO CAMPANELLA YAŞAMI, ESERLERİ VE GÜNEŞ ÜLKESİ



Yazan: Özlem PEKCAN





Yaşamı

1568 yılında Calabria – Stilo’da doğan ve asıl adı Giovanni Domenico Campanella olan yazar 1582’de Domeniken Manastırı’na girer, San Tommaso d’Aquino’ya ithafen, Tommaso ismini alır. Bir yandan çeşitli hocalardan teoloji ve felsefe dersleri alırken diğer yandan da Erasmus, Marsilio Ficino ve Bernardino Telesio’nun eserlerini okur. Özellikle Telesio’nun “De Rerum Natura Iuxta Propria Principia – Kendi İlkelerine Göre Varlıkların Doğası Hakkında” başlıklı eseri, Aristoteles’in fiziki dünyasına alternatif dünya fikrini geliştirmesinde etkili olur Aristoteles’in fiziki dünyasının  karşısına alternatif dünya fikrinin yerleşmesinde ve geliştirmesinde etkili olur. Böylece Skolastik Aristotelesci Felsefeyi reddederek, bilginin tüm doğal varlıkların sahip olduğu duyulardan kaynaklandığına ilişkin ampirik düşünceyi benimser. 1589’da yazdığı “Philosophia Sensibus Demonstrata – Duyularla Açıklanan Felsefe”de Telesio’nun duyulara dayalı felsefesini savunur, deneysel alanın önemine vurgu yapar.

Ancak yerleşik fikir ve inançlara öylesi muhalif görüşler geliştirmiştir ki diğerlerini olumsuz etkilememesi için manasıtrdan uzaklaştırılır ve aynı yıl canlı kültürel bir  ortama sahip Napoli’ye taşınır. Orada Giambattista della Porta rehberliğinde doğal büyü ve okültizm[1] konusunda eğitim alır. Hümanist düşünceden hayli etkilenir, özellikle büyünün bilim içindeki gelişim ve evrimi hakkında makaleler yazar. “De Sensu Rerum et Magia – Del Senso delle Cose e della Magia” bir elyazmasıdır ve üzerinde çok uğraşılmış bir çalışmanın ürünüdür. 1590’da yazdığı  Lâtince nüsha 1592’de Bologna’da yol arkadaşları tarafından çalınır, söz konusu nüsha daha sonra hakkında açılan sapkınlık davasında aleyhine kullanılacaktır. Ancak Campanella vaz geçmez, 1604’de aynı eserin İtalyancasını, ardından da yeniden Lâtincesini yazar. Sonunda kitabın ilk baskısı 1620’de Frankfurt’ta yayınlanır, bunu 1637’de Paris’te yeniden basımı takip edecektir.